30 Aralık 2017 Cumartesi

PROF. DR. MİM KEMAL ÖKE'DEN İBRETLİK ANEKDOT


Haber Tarihi: 18.12.2017
05 Aralık 2017 tarihinde yapılan Akademik Başarı ve Hayat Becerileri dersine, İstanbul Ticaret Üniversitesinde İletişim Fakültesi Dekanı olarak görev yapan Prof. Dr. Mim Kemal Öke katıldı.
“Prof. Dr. Mim Kemal Öke, hayattaki hedefini şöyle açıkladı: “Yaşamımda başarıyı değil de mutlu olmayı hedefledim. Mutlu olabilmek için başkalarını mutlu etmek gerekir. Ne kadar çok mutlu edersen o kadar çok mutlu olursun. Birine yardım ettiğinizde onun güldüğünü görmenin verdiği hazza diyecek yoktur. Bu dünyada önemli olan tek şey faydalı insan olmaktır. Hayatta başarısız ol, yenil, ne olacak? Bırak, karşındaki mutlu olsun.”
Dekanımız, zorluklarla baş etmede ilk şartın, onları kabullenmek olduğunu söyledi: “Kararlarımı alırken hep duygusal, hep romantik hareket ettim. Pire için çok yorgan yaktım, gerekirse yine yakarım. Zorluklar karşısında geliştirdiğim stratejilerim de olmadı benim. Zorluklarla mücadele edebilmenin ilk şartı, o zorlukları peşinen kabul etmektir. Erenlerden birine ‘Bize öyle şey söyle ki dünyada olmasın’ demişler. O da ‘Rahatlık’ cevabını vermiş. Dünyada rahat olmak, diye bir kavram yok! Bir de zorluklara, zorluk gözüyle bakmayın. Onları sorun olarak görmeyin. Başaramadığınız hiçbir şeyi kendinize sıkıntı yapmayın. Hayatımdan sorun kelimesini çıkardım, zorluklara hiç takılmadım. Belki de birçok insan için büyük sorun sayılabilecek olaylar geçti başımdan, bu anlarda tam teslimiyeti seçtim.”
Mim Kemal hocamız, büyükleri mutlu etmenin gereğine, çocukluğuna ait anılar vasıtasıyla şöyle değindi: “Küçüklüğümü hatırlamaya çalışıyorum… Atatürk’ün doktoru Mim Kemal’in torunu olmak… İkisi de bakan dedeler, ekâbir bir aile, Nişantaşı… Birçok insanın düşündüğü gibi zengin bir aile çocuğu değildim. Ben doğduğumda babam iflas etmişti. Üstelik hovarda, alkolik ve kavgacı bir adamdı. Ölmeden önce beni yanına çağırdı. ‘Oğlum, senden helallik istiyorum; çünkü dedenden kalan bütün serveti yedim, sana bir şey kalmadı; ama biliyor musun tam istediğim gibi harika bir hayat yaşadım ve çok mutlu bir şekilde gidiyorum bu dünyadan.’ dedi. Böyle mutlu bir insanı uğurlarken ne denir? ‘Güle güle baba’ dedim ve kalan borçlarını kıt imkânlarımla ödedim. Anneme gelirsek… Maalesef annem de alkolik ve kumarbazdı. Bir çocuk olarak böyle bir ortamda bulunsaydınız ne yapardınız? Ya hayata küserdiniz ya da yalnızlığa sığınırdınız. Ben ikincisini seçtim, o sığınaktaki en iyi dostlar kitaplarım oldu. Yaşadıkları hayattan dolayı ne annemi ne de babamı yargıladım; hayatım boyunca onları mutlu etmeye çalıştım. Bir gün lisedeyken babam ‘Tekvando öğreneceksin’ dedi. O zamana kadar hiç spor yapmayan ben, sırf babam istiyor diye, tekvando öğrendim ve siyah kuşağa kadar çıktım. Böylece babamı mutlu ettim. Robert Kolej’i bitirdim, ailemde kimsenin akademik yanı olmamasına rağmen annem ‘Cambridge’e gideceksin’ diye tutturdu. İki yıl uğraştım oraya girmek için, sonunda başardım. Okuldaki tek Türk bendim. Türklüğüme laf gelmesin, kendimi ezdirmeyeyim, diye öyle çok çalıştım ki çalışmaktan masada bayıldığımı bilirim. Bu çalışma temposuyla okulu yedincilikle bitirdim. Böylece annemin de dileğini yerine getirdim. Büyüklerin isteklerini yerine getirmek, küçük küçük hediyelerle onları mutlu etmek çok önemlidir.”
Dekanımız, “Her başarılı erkeğin arkasında bir kadın vardır” sözünü doğrularcasına eşinin, onun yaşamına katkılarından bahsetti: “İyi bir eşle evlilik, gerçek bir hayat becerisidir. Bir evlilikte bütün iş hanımdadır, biz erkeklerin birçok şeye kafası basmaz. Bugün geldiğim noktaya beni taşıyan eşimdir. İyi bir eş, iyi bir baba olmamı o sağladı. Biz iki gariban olarak evlendik, her kuruşumuzu birlikte yaptık. Evlendiğimizde evde halımız yoktu, bir vazo alınca mutlu olurduk. Hayat becerileri deyince akla gelen adam ben olmamalıyım aslında. Burada hoca olarak gördüğünüz Mim Kemal’in dışında bir de evde eş olan Mim Kemal var. Evdeki Mim Kemal’in elinden hiçbir şey gelmez; banyoyu ıslak bırakır, yemeği yakar, buzdolabında her şeyin bir yeri vardır, onları asla hatırlamaz. ‘Ya peyniri doğru yerine koyamazsam?’ korkusuyla buzdolabını açmaya çekinirim. Kırk iki yıldır evliyiz, hâlâ bazı şeyleri akıl edemiyorum. Mesela bir misafirimle eve geleceğimi önceden haber vermeyi unutuyorum. Tabii misafir gidince hanım çok kızıyor. Sonra saatlerce odama kapanıp okuyup yazıyorum. Kendimi bildim bileli bu böyle. Günde iki yüz sayfa, en az dört saat okurum. Evde hiç çekilir bir adam değilimdir anlayacağınız. Böyle bir adamla yaşamak çok zordur. Neval, evlendiğimiz ilk yıllarda şöyle derdi: ‘Hayatında bir kadın olsa onunla mücadele edebilirdim ama kitaplarınla nasıl mücadele edilir, bilmiyorum.’ Yaptığım hiçbir çalışmayı akademik başarı olsun, diye yapmadım. Ben okumayı, araştırmayı, yazmayı, tarihi çok sevdim. Boğaziçi’nde çalışırken, ‘Çok yayının var, profesörlüğe başvur’ dediler. Her alanda beni toparlayan Eşim Neval sağ olsun burada da yardımıma koştu ve bütün dosyalama işleriyle ilgilendi. Yirmi üç yıl geçti profesör olalı, ‘Ben oldum artık’ diye okumayı bırakmadım, daha çok okudum. Entelektüel olmak istiyorsunuz, başka çareniz yok.”
Mim Kemal hocamız, çocuklarıyla yaşadığı tecrübelerde, Allah’a tam teslimiyeti seçtiğini şöyle anlattı: “Evliliğimizdeki mutluluğumuz Alihan’ın doğumuyla katlandı; ancak onun bir mavi çocuk olduğunu, yani bir kalp sorunuyla doğduğunu öğrendiğimizde yıkıldık. İyileşmesi için gerekli ameliyat ancak yurtdışında yapılabiliyordu. Ben Boğaziçi Üniversitesinde asistan olarak çalışıyorum, paramız yok. Çocuk ameliyat olmazsa her an ölebilir, demişler eşime. Neval üzülmeyeyim diye, bu aciliyeti bana söylemeden para biriktirmeye çalışıyor. Asistan maaşıyla ne kadar biriktirebilecek? O dönem benim için çok zor; Ermeni olayları üzerine çalışıyorum, yaşananların bir soykırım olmadığını belgelerle anlatmaya çabalıyorum. Tabii bu durum bazı mercilerin hoşuna gitmiyor; böyle yazıp çizdiğim için de tehditler alıyorum, suikastlarla karşı karşıya kalıyorum. Evim basıldı, çocuğumu kaçırmaya çalıştılar falan… Yapayalnız, tek başına bir adamım. O günün parasıyla 12.000 TL’ye ihtiyacımız var. Kütüphanemi satışa çıkarmaya karar verdim, Neval karşı çıktı. Bir de üstüne üstlük, uğraştığımız konulardan dolayı yurtdışına çıkma yasağıyla beraber tazminat cezası da gelmedi mi? Bu çaresizliklerle bir gün üniversitedeki odamda oturmuş, ne yapacağımı kara kara düşünüyorum. İçeriye bir adam girdi: ‘Burada 20.000 TL’lik çek var. Çocuğunun ameliyatını yaptır, geriye kalanla gez, dolaş. Bunun karşılığında senden sadece bir şey istiyorum: Yazdıklarını yalanlayacaksın, soykırım yapılmıştı, diye yazı yazacaksın.’ dedi. Durumumu düşünün: Bir yanda çocuğumuz, bir yanda alçakça bir iftira! Tabii ki bir saniye bile düşünmedim, asla böyle bir şey yapmayacağımı söyledim. Bunun üzerine ‘Biliyor musun bu çekteki 4.000 TL’yi birine versem seni hemen hallederler’ dedi. O günü hiç unutamam: Yağmurlu bir gün ve Bebek’e doğru yürüyorum. Yağmur gözyaşlarıma karışıyor. ‘Medet ya Rab! Senden başka kimsem yok. Bir tek sen varsın.’ dedim. Sonra bütün zorluklar nasıl aşıldı, çözüm yolları önüme birer birer nasıl serildi, ben bilmiyorum. Bazı şeyler için sabırsız olmamak lazım, zamana ihtiyaç vardır. Neyse uzatmayalım, sonunda eşimle birlikte oğlumuzu ameliyat edecek hastaneye gidebildik. Doktor çok karamsar bir tablo çizdi bize. Ameliyat sonrası yirmi beşte bir felç, kırkta bir ölüm riskinin olduğunu söyledi. Hastane yakınında bir pansiyonda kaldık. O gece, sırt sırta yatarak ikimiz de hüngür hüngür ağladık. Bir aile olduğumuzu ve bunun ne kadar büyük bir nimet olduğunu işte o an anladım. Ertesi gün ameliyathanenin kapısında Alihan’a şöyle bir baktım, sakinleştiricinin etkisine girmeye başlamıştı. ‘Ey Allah’ım! Oğlum senin emanetindir, nasıl biliyorsan öyle yap!’ dedim. Tam teslimiyet böyle bir şeydir. Ameliyat bitti, doktor çıktı. ‘Oğlunuzun durumu çok iyi. Bu ameliyatı ben mi yaptım bir başkası mı anlamadan ameliyat başarılı bir şekilde bitiverdi’ dedi. Çok şükür Alihan iyileşti ve sağlıklı bir şekilde yaşıyor.”
“Sonra kızım Nazlı, Down Sendromlu bir bebek olarak doğdu, hayatımda yepyeni bir dönem başladı. O zaman anladım ki Allah’ın yarattığı hiçbir şey kusurlu değildir; görene ve anlayabilene o yaratılanda bir hikmet vardır. Hüsranlardan hikmet çıkarabilmelisiniz. Kızımla birlikte engelliler dünyasına girdim ve yaşama, insanlığa dair çok şey öğrendim. Hayatta Allah vardır ve ona tam teslimiyet gerekir. Allah insaflıdır, sınavında sorumlu olduğun kitabı vermiş sana ki önceden çalışasın. Onun katına vardığında ‘Sana verdiğim hayatı nasıl geçirdin? Bir kimse için güzel bir şey yaptın mı?’ diye soracak. Cennet beklentisi ve cehennem kaygısıyla yaşıyorsan bir şeyleri ıskalıyorsun. Yaptıklarını, beklentin olmaksızın aşkla, muhabbetle yapmalısın. Aşkla, ömür geçirmenin, insanlara sevgini verebilmenin gücü çok önemlidir. İnanın zorluklar karşısında geliştirdiğim hiçbir stratejim yok. Denize girersiniz, şöyle suyun üstüne sırt üstü yatarak suya bırakırsınız ya kendinizi, işte öyle Allah’a teslim olurum sadece. Cenabı Hakkın buradaki tecellilerini görmeye çalışın. Bu hayata niye geldiğimizi sorgulamamız lazım. Bu dünyada hınzırlar ve Hızırlar vardır. Siz Hızır olmaya çalışın, insanlara dokunun. Bugün Dünya Gönüllülük Günü. İnsanlara iyilik yapmaya gönüllü olun. Tekrarlıyorum, başkalarını mutlu etmek kadar mutluluk verici bir başka duygu yoktur, inanın. Burada bir anımı paylaşmak istiyorum: Engelli çocuklarla yaptığımız çalışmalardan biri de onlarla dans etmektir. Grubumuzda otistik bir kızımız vardı. Hiçbir şekilde dış dünyayla iletişim kurmuyordu. Otistikler gözünüzün içine bakmaz, onunla ilgilenirseniz, size tepki vermez, kendini kapatır. Ben çocuklara vals öğretiyordum. Annesi artık ümidini kesti, çocuğu alıp gitmek istedi. Ben o dansı ona öğretmeye kararlıydım, gitmelerini engelledim. Her dersin başında, tepki vermese de hep onun yanına gittim, ona yakınlaşmaya çalıştım, espriler yaptım. Böylece uzun bir zaman geçti. Sonra bir gün baktım ki bana doğru geliyor. İnanın ayaklarım titremeye başladı. Yanımda durdu ve gözlerimin içine baktı. Hâlâ titriyorum, ‘Tuvalete mi gitmek istiyorsun?’ diye sordum. Dans etmek istediğini söyledi. Hayatımda yaptığım en güzel danstı o. Kazandığım zafere, paha biçilemezdi. Bir de annesinin mutluluğunu görmeliydiniz, anlatılamaz… Deste deste trilyonlar dökülse önüme o anda yaşadığım hazzı vermezdi bana. Böyle mutluklarınız olmalı hayatta.”
Prof. Dr. Mim Kemal Öke, haramdan ve komplolardan kaçınılması gerektiğine, ruhun ve vatanın kutsallığı bağlamında şu şekilde değindi: “Hayatımda bazı şeylere çok dikkat ettim. Helal, bunların başında gelir. Oğlum bir işyeri açtı. Bu işletmeyi devam ettirebilmek için bazı haram yollardan bahsetti. Karşı çıktım; ‘O zaman batarız baba’ dedi ve battık. Bir zaman sonra oğlumu yanıma çağırdım: ‘Bak!’ dedim, ‘Sen bu olaydan iki şey öğrendin: 1. Senin için parayı asla esirgemeyeceğimi, 2. Ruhun satılmaması gerektiğini.’ Ruhunuzu asla satmayın. Ruhunuz Allah’a emanettir. Üstünüzdeki ceset de Türklüğe aittir. Bu coğrafyada Allah Türkiye’yi korusun. Bu ülke ne büyük savaşlardan geçti, yüzbinlerce kişi bu toprak bütünlüğü için şehit oldu. Ülkemiz üstünde oynanan oyunlara karşı çok dikkatli olun.”
“Başkalarını ezerek hiçbir yere gelmedim. Komplo kurarak, şeytanlık yaparak birilerinin ayağını kaydırmaya çalışmadım, bu şekilde gelebileceğim yerleri reddettim. Yerime göz dikenlere ‘Buyur, senin olsun’ dedim. Bir de yaptıklarımı para için yapmadım, hayatta para mefhumum hiç olmadı. Maaşımın ne kadar olduğunu inanın bilmiyorum. Bankomat kartımı hanıma verdim, onun bana verdiği harçlıklarla idare ediyoruz işte. Para, akıl, mevki geçicidir. Bu alkışlarınız var ya, bana onlar yeter. Allah sizin sevginize beni layık eylesin. Kapitalizm, bizi birbirimize rakip haline getirdi. Başkalarını değil, kendi kendinizi aşın. İçinizdeki iblisle mücadele edin, onu yenmeye çalışın. İnsanlar, bedensel hazlara kapılıyor babam gibi ‘Öleceğim, dilediğimce yaşayayım’ diyor, bense ‘Yeniden doğacağım’, diyorum. Sıra dışı insanların çıkıp bunları söylemesi lazım. Bu dünyanın sahteliğini insanlara göstermek, insanları sarsmak lazım.”
Hocamız dersine şu sözlerle son verdi: “Kısacası başarı, başkasını mutlu edebilme becerisiyle ölçülmelidir. Tabii hayatta zorluklar olacak, onları aşmak için hangi stratejilere müracaat edeceksin? Allah’a güven, teslim ol, yeter. ‘Otomatik pilota bağla’ derim özetle.”
Öğrencilerimiz, derse katılımını dört gözle bekledikleri Prof. Dr. Mim Kemal Öke’nin sözlerini sık sık alkışlarla desteklediler ve tadı damakta kalan bu sohbetin tekrarlanması dileğiyle salondan ayrıldılar.

26 Aralık 2017 Salı

ECELİ GELEN KÖPEK CAMİ DUVARINA İŞERMİŞ

                        

21 Kasım 2017 Salı

LADİKLİ AHMED AĞA HAZRETLERİ


Ladikli Ahmed Ağa

Konya velîlerinden Ladikli Hacı Ahmed Ağa (1888-1969) Konya'ya bağlı Ladik kasabasında doğdu. Babasının adı Mehmet, annesinin adı ise Emine'dir.
Gayet cömert, vakar, temkin ve itidal ehli idi. Sükutu ihtiyar eden, ihtiyaç halinde konuşurlar.            
Ümmi olmasına rağmen, Hocası Hızır Aleyhisselam olduğu için, ondan manevi ilimler almış olup, İlm-i Hikmette yekta idi.            
Kendisini Hakk’ın rızasına, halkın hizmetine adamış, her zaman ve her yönde halkımıza önder, rehber, teselli ve ümit kaynağı idi. Kendisine bir şey sorulduğu zaman; -Durun gardaşım, şimdi cevabınızı getiririm.. der, gider Hızır Aleyhisselam’a sorar, cevabını alır getirirdi. Kimseyi kırmaz ve geri çevirmezdi.

Hacı Ahmed Ağa, 8 Haziran 1969 tarihinde Cenâb-ı Hakk’ın rahmetine kavuşur. Mübarek kabri şerifleri Ladik mezarlığındadır.
Kerâmet var kerâmetin içinde

Konu keramete gelip çatınca:

- Takmayın kafanıza bunları oğlum! Kerâmet var kerâmetin içinde... Amma madem ki yârenliğin  ucunu ganattınız söğleğim: Bu kerâmet dediğiniz şeyler, kudretine azametine payân olmayan Allah'ın ilerde olacak şeyleri böğünden göstermesi gibi bir şeydir.

Mesela ben bazı misafirlerime, yaz ortasında kış, kış ortasında yaz meyveleri ikram ederim... Hatırları hoş olsun diye...

Rabbimin bir lutfu bu, ihsanı... Bunun hakikatını açamam size. Üstündeki örtüyü kaldıramam. Doğru değil, uygun da olmaz. Anadan üryan soyunmaya benzer bu sizin karşınızda.

Amma meselâ bunlara benzer şeyler olacak ilerde. Şidilerde bizim memlekâtımızda pek yok, olsa da yaygın değil amma, ilerde camlı bahçalar olacak... Kış ortasında yaz avarı yetiştirilecek o camlı bahçalarda. Fenne devredilecek bu kerâmet o zaman yani...
O da Allah'ın işi, bu da Allah'ın işi. Allah verirse verir, vermezsevermez. O istemeyince bir şey olmaz. Bir şeyi isteyebilmemiz için, O'nun o şeyi istememizi istemesi lazım.
Allah bir kuluna kerâmet kapısı açınca, depelerine çıkılmaz cebel cebel dağları, kum taneleri gibi küçültüverir ona, derdi.
Bir itirazın varsa dışarı vur

Ahmed Ağa'nın cigarasına takıldı bir adam bir gün.
"-Ahmed Ağa'yı bir de evliyadan diller... Evliyanın işi ne mekruhtla yaav? Fesübhanallah!..."  diye içinden geçirirken, Ahmed ağa, hiç o değilden, sanki ona değil de bir başkasına söylüyormuş gibi konuştu:
- Oğlum, dedi, gönliünde dedikodu yapıp durma! İçini gıybetle bulandırma! Eğer  bir safran, tafran bişiyin varsa dışına kus da, kurtul geç!
"-Kime söylüyor acaba bunları?" diye kıvranmaya başladı adam. Çünkü mecliste Ahmed Ağa'dan başka bir şey söyleyen, bir şey soran yoktu.
O adam, "-Kime söylüyor acaba bunları?" diye içinden iç geçirince, Ahmed Ağa:
- Sana söğleryorum oğlum, sana! Kime olacak sana! Kalbinde sakladığın teşviş, fitne olur san! Önünü keser durur! Gönlüne saab ol! Bir itirazın varsa dışına vur! Tutma içinde... İçinde tuttuğun her şey yara olur. İçinde tutulacak şey vaar, tutulmayacak şey var. Bunları ayıramazsan hayatın heder olur, der.
Nasıl bir Hızır bekliyordun?

Akşehir Kaymakamı Ahmed Ağa'ya:
- Ahmed Ağa, demiş siz hep görüşüyorsunuz, bir de bana göster Hızır Aleyhisselâmı!..
Ahmed Ağa, Kaymakamın talebine yuvarlak çerçeveli bir cevap vermiş:
- Oğlum, nasibse görürsünüz inşallah! demiş.
Ahmed Ağa'nın hayranlarından olan Kaymakam, bir Ramazan günü, iftara yakın, iftar sofrasına oturmuşlar, ailecek iftar topunu bekliyorlar... Kaymakam  sigara tiryakisiymiş. Kaymakam tiryakiliğin verdiği ruh haliyetiyle beklerken, kapısı üç kez çalınmış. Çıkmış bakmış Kaymakam, kapıda bir adam:
-Biseciii! Bise alırmısınız efendiii?
Arkasında da bir deve, geviş getiriyor geve geve.
Ne desin Kaymakam?
- Ne bisesi be adam? Biseyi ne yapayım ben?
- Peki efendi kızma! Bizden sorması, sanki ısmarlamış gibiydiniz de... Hadi iftar-ı şerifler hayrolsun! demiş, çekmiş devesinin yularını:
- Biseciii! Bise alan, katran alan...
Kaymakam kapıyı kapatıp da sofraya dönerken, mırıldanıp kendi kendine içinden: Allah Allaaah! Bu saatte bise mi satılır be adam? Mübarek iftar vakti... Fesûbhanallah! çekmiş.

Bir müddet sonra tekrar Ladik'e gittiği zaman:
- Aşk olsun Ahmed Ağa, bize Hızır Aleyhisselâmı daha göstermeyecen mi Hacı Babam? diye sitem etmeye kalkınca, Ahmed Ağa:
- Size de aşk olsun hay guzum! Kapınıza gelen Hızır'ı kovarsınız, ondan sonra da gelir bize sitem yaparsınız! demiş.
Kaymakam şaşkınlık içinde:
- Ne demek o? Ne zaman geldi Hacı Babam? diye sorunca, Ahmed Ağa:
- Ramazanın son günlerinde, siz sofrada beklerken kapınıza bir Biseci geldi mi?
- Geldi?
- Devesinin semerindeki katran küplerine dikkat ettin mi, semere bağlı mıydı, değil miydi?
- Ben bu tiryaki kafasıyla nerden dikkat edecem ona Hacı Babam?
- İçeceksen sen iç cigarayı oğlum! Cigara seni içmesin!... Hem sen nasıl bir Hızır bekliyordun? Yakası kartlı, kravatlı birini mi bekliyordun? Kolalı gömlekli, ütülü pantolonlu birini mi bekliyordun? Neyse... Gördün işte gayrı... Görmedim diyemezsin! Kaçırdın ammaa, gördün işte yine de... demiş ve teselli etmiş Kaymakamı, Ahmed Ağa, ama.... Kaymakam epey eyvah çekmiş tabiii..

Çölde Bir Mehmetçik
Ladikli Hacı Ahmed Ağa, seferberlikde cepheye gitti. Pınar, Losfaki, Çatalca, Vokestin, Dökme Meydan Muharebelerine katılarak kahramanca çarpıştı. Daha sonra; Makedonya'da, Yunanistan, Arnavutluk ve Bulgaristan'da çeşitli cephelere katılan Ahmed Ağa, cepheden cepheye koştu.
Hacı Ahmed Ağa anlatıyor:
"-Şimdiki yahudilerin yerleştiği Gazze şehri civarında, İngilizlerle harp ederken mensup olduğum birlik İngilizler'ce pusuya düşürülmüş, birliğin tamamı makinalı tüfeklerle taranıp bir kısmı öldürülmüş bir kısmı da yaralanmıştı. Ben de vurularak çöle düştüm. Yanımdaki arkadaşlar da peş peşe vurularak üzerime düşerek şehid oldular. Bunların arasında sıcaktan kavrulan kumların üzerinde, son derece susuzluktan yanıyor, bir taraftan da yaralarım sızlıyordu. Artık Mevla'ma yönelmiş, O'na kavuşma anımı bekliyordum. Bulunduğumuz mevki; Esas birliğimize üç günlük yol, bu arada hiçbir canlı yok. Yardım ve kurtuluş ümidi kalmamıştı. Tam bu sıralarda; Nihayetsiz kerem sahibinin Kudret ve Vefa eli bize erişti...
Tam çaresizlik içerisinde, sıcak kumlar üzerinde susuzluktan kavrulan bedenim al kanlar içinde mecalsiz, yaralarım sızlarken, Güneş’in vurduğu yerden bir beyaz atlı belirdi, bize doğru geliyordu. Düşman zannı ile korkumdan kendimi ölüler arasında, ölmüş gibi göstererek yere yatmıştım.
Atlı bize yaklaştı ve bana..:
-Esselamüaleyküm..! Ahmet ne oldu yaralandın mı? Kalk bakalım..!
Diyerek ismimi söyleyince korkum kalmadı, başımı kaldırdım baktım..
-Kalkmaya mecalim yok.. dedim.
Attan inip yanıma geldi, beni sıkıştıran şehid arkadaşlarımı üzerimden birer birer çekti. Susuzluktan yanıyordum.
-Sana su vereyim mi? Deyip, su dolu bir matara verdi.
Susuzluktan yanan bağrıma, o Vefa elinin verdiği; hayat ve aşk bahşeden şifa suyunu içtim... kana kana..!
Mubarek Zat; Ellerini sızlayan yaralar üzerinde gezdirirken, sızılarım duruyor taze hayat buluyordum. İşte o su, beni başka bir aleme götürdü.
Bana ne oldu ise; Rahman’ın Vefa elinden içtiğim o hayat ve aşk bahşeden sudan sonra oldu.!
Sonra beni kaldırıp atının terkisine aldı. En yakın, üç günlük yoldaki genel karargaha götürdü. Bu yolu nasıl, ne zaman geldiğimizi bilemedim. Karargahın yakınına atının terkisinden beni indirdi. Bir değneğe kırmızı bir bez bağlayıp askerlere salladı. Ayrılacağımız zaman beni getiren  bu Zat’a..:
-Efendim sizi bir daha görecek miyim? dedim.
Mubarek Zat bana..:
-Ahmet Ağa; Eğer sen Hak rızası için yaşarsan her zaman seninle beraberiz. Yok öyle yaşamazsan, bu son görüşmemiz... dedi ve ilave etti..:
-Askerler gelip seni alınca sana inanmazlar. Onlara beni nöbetçi subaya götürün, dersin.
Hadiseyi nöbetçi subayına anlat, benim de selamımı söyle..! dedi ve kayboldu.
Askerler bir sedyeyle gelip beni aldılar. Beni götürürlerken parola soruyorlardı; fakat ben cevap veremiyordum. Birliğimi söyledim bana inanmadılar..:
-O birlik vurulup yok edilmiş. Hem sen kurtulduysan, senin söylediğin birlik buraya 3 günlük yol. Nasıl geldin? Sen yalan söylüyorsun! dediler.
Ben de :
-Siz beni nöbetçi subayına götürün.. dedim. Askerler beni nöbetçi subayına götürdüler.
Nöbetçi subayı, ehli hal, aşık bir kimseymiş. Ben nöbetçi subayına; Birliğimizin başına gelenleri, yaralanıp düştüğümü, beni kurtaran Adam’ın gelişini ve durumunu anlatırken subay heyecanlanıyordu, kendisine...:
-Beni kurtaran kimsenin size selamı var..! deyince..
Subay hemen altındaki sandalyeyi bana verdi, bana hürmet etmeye başladı ve ..:
-Nasıl oldu, bir daha anlat..!
Diyerek üç kere tekrar ettirdi. Her tekrar edişinde heyecanı daha da artıyordu. Hemen beni tedaviye alıp yaralarımı sardılar. Yaramı saran doktor işin farkına varmış, bana inanmayanlara:
-Sizin burnunuz koku almıyor mu? Şimdiye kadar hiçbir askerde böyle bir koku duydunuz mu? Şu hastanın kokusuna bakın, mis gibi kokuyor... dedi.
Ben hastanede bulunduğum müddet içerisinde, Hocam bir iki defa ve bana :
-Ahmed, terhis olup memleketine gittiğinde, ben yine gelip seni bulacağım, merak etme!.. dedi, gitti.

Elhamdulillah iyileşip taburcu oldum. Çok sürmedi bizi terhis ettiller, artık memleketim olan Ladik’e gelmiştim.

İşte Hocamın bana çölde yaralı iken gelip kurtardığı sırada verip içirdiği, bana hayat bahşeden o sudan sonra bende bir aşk başladı. Aşk ateşi beni günden güne benim sinemi yakmaya ve beni dağlara, ıssız yerlere sürüklemeye başladı. Evde duramaz oldum, derdimi de kimseye anlatamıyordum.
Yine bir gün sıkıntımdan, üzüntü ve kederimden ne yaptığımı, ne yapacağımı bilmez bir halde iken, Aşk’ın galebesi ile dağlara çıkıp gittim.

Bir kış günü idi, her taraf kar kaplı. Bir de baktım ki, onbir tane kurt arkama düştüler. Durumlarından aç oldukları belli idi. Korkup olduğum yerde durdum, onlar da durdular.
-Yaa Rab..! Sen muhafaza eyle.! Diyerek , Rabbıma niyaz ettim.
Hayvanlar ağızlarını kaldırarak hep birden öyle bir uludular ki; Vücudumun bütün kılları, adeta elbisemden dışarı çıkmıştı. Tam o sırada, semadan kurtların üzerine beyaz, koyun kuyruğu şeklinde birşey indi. Hemen kapışıp yediler ve birazını bırakıp gittiler.

Onlar gittikten sonra, o şeyin düştüğü yere varıp;

Acaba bir parça kalmış mı? Diye bakarken ufacık bir parça buldum. Hakikaten kuyruk şeklinde beyaz ve yumuşak bir şeydi. Bu parçayı aldım yedim. Günlerce açlık hissetmedim..!

İşte böyle günler aylar geçiyor. Hep gözlerim yolları gözlüyor. O’nu bekliyorum ;çünkü;

-Geleceğim... demişti.

Gönlümdeki yangın ateşi arttıkça, lisanım gönlümdeki feryadı dışarıya döküyordu...
Tam oniki sene geçmişti aradan. Nihayet bir gün Elhamdülillah, Hocam teşrif edip göründüler, artık dünyalar benim oldu.
İşte o günden sonra, hemen hemen hergün uğrar, lüzum eden ders ve malümatı verirdi. Zaman geldi artık beni alır, kendisi ile beraber manevi toplantılara götürürdü. Kendisi gelmediği zaman, manevi telefonla haberleşir, emredilen yere saatinden önce varırdım. Daima böyle saatinden önce vardığım için de, üstadım beni çok sever memnun olurdu.


Kaynak:
1) Ladikli Ahmed Ağa, Mustafa Özdamar, Kırkkandil Yayınları, 2004
2) Üveysi Hacı Ahmed Ağa,  Osman Karabulut, Şems Yayınları


26 Ekim 2017 Perşembe

ABDESTTEKİ MUCİZE

İsviçreli bilim adamı Robert Kenzi Müslümanlığını ilan etti
İslamı seçmesindeki sebep:
Termal bir kamera ile abdest alan Müslümanları çevreleyen Nurani hare'yi gördükten sonra, Muslümanların yeryüzünde yaşayıp hareket eden en temiz en hijyenik(taharetli)
Kişiler olduğunu tespit etti*
63 yaşındaki bilim adamı termal(ısı ve ışın belirleyen)
Kamerasıyla
Abdestli Müslümanların vücudundan yayılan,onu çevreleyen ısıyı ve ışını tespit için çekim yapıyordu.
Bu hareler yedi kattan oluşmaktaydı
İlk önce kırmızı hare
Kırmızı hare sürekli insanı çevrelerse insanda güven hissini ve huzuru temin ediyordu
Buna delil olarak
Resulullah Sallallahu Aleyhi ve Sellemin:
"Kul abdest aldığında günahları iki gözünün arasından çıkar,ikikulağının arasından çıkar,iki elinin arasından çıkar,iki ayağının arasından çıkar abdestten sonra oturduğunda
Bağışlanmış olarak oturur
Bağışlanmış demek yani güvendedir anlamına gelir
Robert kenzi bu araştırmasını avrupada 50 bin kişi üzerinde uygulamıştır
50 bin kişide bu ışın ve sıcaklığı ölçmüş(ayrıca bu ışınlar hastalığı teşhiste kullanılan bir metodtur)
Bu hareyi göremediği bölgelerde hastalık olduğunu belirlemekteydi
50 bin kişide bazı bölgelerde görülmeyen harelerin belkide normal olduğuna kanaat getirmişken kendisine nijeryadan önemli bir işadamı hastalığı yüzünden müracaat edince kanısı değişti
Bu kişinin vücudunda ışın hareleri eşit orandaydı
Kendisiyle sohbet etmek icin tercüman ararken cok iyi ingilizce konuştuğunu farketti
Adam kendisinde abdest aldıktan sonra harelerin tam görülüp gorülmediğini sorduğunda evet cevabını aldı
Ve şöyle dedi :Ben abdest almadan hareket etmem çünkü abdest Müminin kalkanı gibidir"dedi
Bunun üzerine bilim adamı bu termal kamerada kendisini tespit etmek istedi
Abdestin düzenini bilmeksizin oylesine gördüklerini uyguladı ışın hareleri tam eşit değildi
Müslüman birisinden kendisine İslami usüle göre abdest almayı öğretmesini istedi
Ve harelerin tamamını düzenli olarak tespit etti
Bunu bir çok kiside 37 kez tekrarladı
Hareleri eksiksiz hepsinde tespit etti
Üstelik bu kişiler Müslüman değillerdi
Robert kenzi bu araştırmasindan sonra Müslüman oldu 67 yaşında Kur'anı Kerim'i ezberledi
Ve bu cihazına "İmanı ölçen cihaz"adını verdi
Hastalarına bundan sonra sakinlestirici olarak İslami usülde abdesti reçete verdi
Resulullah Sallallahu Aleyhi ve Sellem:
Benim Ümmetim kiyamet gününde el ve ayaklarının(abdest uzuvları)
Nurundan tanınır kim bunun kendisinde bulunmasını isterse ona devam etsin"

Abdestin etkisi vücudu nurani hareler şeklinde çevreler
Sizleri Müslüman olarak yarattığı için Rabbinize ne kadar şükretseniz az'dır
Bir başka mucizede 14 asır sonra keşfedilmiş SubhanAllah
Resulullaha Salavat(Allahumme Salli ve Sellim ve Barik âla nebiyyina Muhammed)
Muhteşem bir bilgi:
İnsan vücudu bir depo gibidir neşe acı ve hüzün hepsi birarada bulunmaktadır
Göz bir kusursuz bir kamera gibidir her gördüğünü kaydeder faydalı veya zararlı herşeyi kaydeder .
yaşadığı olumsuzluklar uykusunda kabus gibi şeyler gosterir insana
Resulullah Sallallahu Aleyhi ve Sellem bizlere uykudan önce bolca İstiğfarda bulunmamızı emretmiştir
Bunun ilmi araştırması sonucunda :
İstiğfar sırasında dil üst dişlerin ardına değdiğinde
Hipofiz bezine değer
Hipofiz bezi başın üst bölümünde yer alır
Görevi hücreleri kötü düşüncelerden,vesveseden,kahredici duygulardan,evhamdan(endişe) arındırır
Olumlu duygulara sevkeder,vücudu oksidanlardan temizler tüm bedene oksijene doyurur
SubhanAllah
İblis Allah (Azze ve Celle'ye)
"Senin izzeti ve Celaline yemin ederimki kullarını saptıracağım"
Allahu Teâla'da:
İzzetim ve Celâlime yemin olsunki
Onlar istiğfar ettikçe bende onları bağışlayacağım"buyurur
Çokça İstiğfarda bulununuz
(Allahım bu tebliğimi bana, anne ve babama,bunu okuyan ve paylaşan,insanlara fayda sağlayacak ilme yönlendiren
kardeşlerime sadaka_i cariye (ardı kesilmeyen ,devam ettikçe fayda sağlayacak amel)eyle
Amin
Bunu sadaka i cariye amaçlı
Kardeşlerinizle paylaşınız👍
                                                                   
http://www.karagozkuyumculuk.com

31 Ağustos 2017 Perşembe

KURBAN BAYRAMINIZ MÜBAREK OLSUN

Ey Gönlüm! Nedir seni mahzun eden, böylesine dağıtan? Yine geldi mi hüzün mevsimi?
–Baksana saflığı, yokluğu giymiş hacılar; kapılmış Kâbe’nin cezbesine, kurtulmuş dünya bağlarından, pervaneler gibi dönmekte. Rahmet müjdesine sığınıp, af dilemekte…

Ahh… ! Rahmanın misafiri olmak vardı.

“Lebbeyk Allahümme lebbeyk” diye coşmak vardı.

“Emret yâ Rabbi, buyur yâ Rabbi! Çağırdın, geldim yâ Rabbi!” diye nazlanmak vardı.

Saadet asrındaymış gibi, Efendimizle birlikte tavafı tavafa katmak vardı.

Ben mahzun olmayayım da kim olsun?

Ahh… Efendim gibi dokunup, öpseydim Hacer’ül Esved’i. Hiç olmazsa selam verseydim, yenileseydim Rabbim ile ahdimi…

Koşuşsaydım Safa ve Merve arasında, ermek için rahmete…

Yakınlaşsaydım Hz. İbrahim gibi, Hz. İsmail gibi Rabbime…

–Ey Gönül! Kolay mı Hz. İbrahim gibi gözbebeğin evladını feda etmek? Kolay mı Hz. İsmail gibi candan geçmek? Kolay mı Hz. Hacer gibi ıssız çölde bebeğinle yalnız kalmak?
–Bize zor.
–Rabbini dost edinene değil!
–Bize zor.
Rabbine teslim olana değil!
–Bize zor.
–Derin ve Güçlü imanı olana değil.
Sen “teslimiyeti”, “itaati”, kısaca “sevgi”yi onlardan öğren! Nelerden vazgeçtin bugüne kadar, neleri O’nun için kurban ettin bir düşün?

Belki canını değil, ama şu çok tatlı uykunu feda et! Sabah vakti, işrak vakti tam bir hac ve umre sevabı değil mi kıymetini bilene?

Evladını değil, her yıl bir kötü huyunu kurban et, bir günahından vazgeç!

Safa ve Merve’de koşamadın, ama kendin için, evladın için gayret et! Hz. İbrahim ve Hz. Hâcer gibi bir ebeveyn olabilmek için koştur. Evladın Hz. İsmail gibi bir kul olsun diye koştur.

Kâbe’yi göremedin ama “Ey Kâbe, Müminin kalbi senden daha kıymetlidir” diye yemin eden Peygamberin hürmetine gönülleri kazan, gönül yapıcı ol!

Kâbe’ye yüz süremedin, kapısına sığınıp af dileyemedin ama Rabbin sana şah damarından da yakın. Daima huzurda olduğunu fark et!

O zaman sana da bana da bayram, dünyan cennet olur.

–Ey Rabbim! Beni ve benim gibi mahzun olanları Hz. İbrahim’in davetini işitenlerden eyle! Senin misafirin olup, nihayetsiz ikramlarına ermemizi nasip eyle! Sevgini, rızanı, yardım ve nurunu bizden esirgeme… (âmin)
                                                             
www.karagozkuyumculuk.com

30 Ağustos 2017 Çarşamba

GREAT MASSACRE IN MYANMAR (MÜSLÜMANLAR ACIMASIZCA ÖLDÜRÜLÜYORLAR)

Arakan'da tarihin en ağır ve acı katliamı yaşanıyor. Avrupa Rohingya Konseyi, Myanmar ordusunun Arakan'da son 3 günde 2-3 bin Müslümanı katlettiğini duyurdu. Müslüman kardeşlerimiz, yaşlısı kadını çocuğu demeden diri diri yakılıyor. Kadınlara tecavüz ediliyor, hamile olanlar iple asılıyor. Çocuklar diri diri yakılıyor, vücutlarının her yerinde yanık izleri mevcut. Erkeklerin durumu da aynı, vücutlarında ağır yaralar var, bazılarının bacakları kesilmiş vaziyette.  1000den fazla yaralı kardeşlerimiz var. Bu zulme sessiz kalmak bir müslümana yakışmaz. Irkımız farklı olabilir fakat dinimiz, rabbimiz, peygamberimiz aynı. "Benim paylaşmam ile ne olacak ki" deme. Allah'ın karşısına çıktığında "Ya rab, elimden bu zulmü duyurmaktan ve dua etmekten başka bir şey gelmedi" diyebilesin. Sen paylaşırsan diğeri de paylaşır. Bir olma zamanı, onlar senin de kardeşin!

_"Bir zulmü engelleyemiyorsanız, en azından onu duyurun."_ *Hz. Ali (kvc)*

_"Eğer bir kötülük görürseniz, elinizle düzeltin. Elinizle düzeltmeye gücünüz yetmiyorsa dilinizle düzeltin. Dilinizle de düzeltmeye gücünüz yetmiyorsa kalbinizle buğz edin. Fakat buğz etmek imanın en zayıf derecesidir." _ *Hadis-i Şerif *

_"Hiçbiriniz kendisi için istediğini mümin kardeşi için istemedikçe iman etmiş olamaz."_ *Hadis-i Şerif*

_"Müslüman müslümanın kardeşidir. Ona zulmetmez, onu düşmanına teslim etmez. Kim, mümin kardeşinin bir ihtiyacını giderirse Allah da onun bir ihtiyacını giderir. Kim müslümanı bir sıkıntıdan kurtarırsa, bu sebeple Allah da onu kıyamet günü sıkıntılarının birinden kurtarır. Kim bir müslümanın kusurunu örterse, Allah da Kıyamet günü onun kusurunu örter."_  *Hadis-i Şerif